Vakti zamanında PTT – Trabzonspor maçında, Trabzonspor’un amigosu tribünleri hazırlıyormuş:”Sağ elimi kaldırınca bordo, sol elimi kaldırınca mavi, ellerimi havada birleştirince sessizluk”. Maç başlamış, sağ el kalkmış tribün inlemiş, “Bordooooo”… Sol el kalkmış, tribün inlemiş, “Maviiii”… Eller yukarıda birleşmiş, tribün -maalesef- yine inlemiş, “Sessizluuuuuuk!”. Topoğraf bir abimizin anısı bu bizzat yaşamış.
Bazen sessizliğin ne zaman sağlanması gerektiğini anlayamıyoruz, bazen de işte, anlatılan gibi yanlış yorumlanabiliyor.
Bakınız, “Niçin yazmıyorsun?” ile “Niçin yazıyorsun?” arasında bir yerlerde, “Yazdığını düşünüp aslında, bir şey yazmayalı ne kadar oldu?” olmalı bence, hatta kendime muadil soru olarak “Sahi, nedendi ki bu?” veriyorum bir de. “Okumadan yazmak” ile, “cin olmadan adam çarpmak” arasında ne fark olduğu ise ödev sorunuz olsun. Herkesin final notuna 10 puan 10 puan 10 puan 40 puan ekledim böylece.

Hayatım kabul edilen, kanıksanmış çizgiselliğin dışında. Veyahut nasıl diyeyim, ömrümün “milestone”larının kronolojik olarak yerleşimi sıradan değil; bunu malum-u ilam olarak söyledim.
“Kimse bilmesin, ama herkes anlasın” bence en güzel yaşam biçimiydi, ki hala da öyledir. İkisinin arasında ne var derseniz sessizlik var belki, belli ki öyle.
“Sen çalışkan bir arkadaşa benziyorsun, seninle çalışmak isteriz” cümle-i harikasına mazhar olduğum şu günlerde bunları düşünüyorum.
Sürücü kursuna gitmeyip hazırladığımız mutlu bir pazar kahvaltısı sonrasında sevgili karım, telefona kendi sesinden şarkılar kaydedip bana dinlettirmemiş olsaydı; dahasını da düşünebilirdim.
Ne diyelim ya bu lafın üstüne. Yazma tamam
Maşallah Allah muhabbetinizi artırsın ve işte hayırlı olsun
nahnu siyasete girsin.
hanım koş nahnu siyasete giriyormuş. Bize de partisinde bir yer verir heralde…