1 year 3 months 27 days evvel yazılmış bir yazıyı okuyorsunuz. Bu 1 year 3 months 27 days içerisinde konu güncelliğini yitirmiş olabilir.
Haybeye heyecan yapmayasınız diye hazırladığımız otomatik mesajı okudunuz.
Blog Action Day kapsamında bu sene “Yoksulluk” konuşulacak bloglarda. Bir şeyler hazırlamak için vakit ayıramadım. Daha doğrusu, ayırdığım vakitte kayda değer, beni tatmin edecek bir yazı yazamadım.
Yazmak istediğim konunun ekseni Sadık Yalsızuçanlar’ın bundan iki sene evvel yazdığı “Yoksulluğa Övgü“sü ile aynı eksende olacaktı. Madem aslı var, o zaman onu koyuyorum:
Yoksulluğa Övgü
Heidegger, Ereignis’te, anlam olarak dilimizde en doğru karşılığı, ‘fakr’ olan bir kavram kullanır: ‘Armut’. Yirmi sekiz eylül iki bin altıda Meßkirch’te bunu konu edinen bir oturum gerçekleşti.
Düşünürün, ‘Düşünme Nedir?’ (Was ist Denken?) adlı son derece değerli eserinde ‘fakr’a ilişkin ne türden şeyler söylediğini konu ediniyordu. Kural bozmayan birkaç istisnası dışında Heidegger yorumcuları, uzmanları ve çevirmenlerinin çoğu, bu kavramı, sözlükteki ilk karşılığıyla, ‘yoksulluk’la yorumlar ve çevirirler. Oysa burada kastedilen ‘maddi’ fakirlik değil, yaratılmış olanın Yaratıcı karşısındaki aczidir, çaresizliğidir. Metnin siyak ve sibakı dikkatle incelendiğinde, ‘armut’un, bizim inisiyatik sözlüğümüzdeki ‘fakr’ anlamında kullanılmış olduğu açıktır. ‘Fakr’, kulun Yaratıcı karşısındaki güçsüzlüğüdür.
Bunu bilgeler ‘hiçliği’ biçiminde okurlar. Allah’ın sonsuz isimlerinden biri de, Müzill’dir. Hz. Musa, ‘Sana nasıl yakınlaşabilirim?’ diye sorduğunda, ‘Bana Ben’de olmayan bir şeyle yaklaş’ buyurmuştur. Musa (as), ‘Sen’de olmayan, San’a ait olmayan bir şey mi var?’ diye sorduğunda ise, ‘Evet’, ‘Zillet… Bana onunla yaklaş’ demiştir. Bu kelimeler, bugün gündelik sözlüğümüzden çekilmiştir. Fakr, zillet, acz, Müzill… artık sadece bir ‘okuma’ (irfani bir geleneğe mensup ise) birkaç yolcu’nun zihin dünyasında yaşanılır bir hakikat olarak yitmiştir. Kelimeyi ister sufilerin ve Heidegger’in kullandığı ‘fakr’ (güçsüzlük, acizlik, yoksunluk, yoksulluk, çaresizlik, kimsesizlik, zayıflık) anlamında isterse yoksulluk biçiminde okuyalım, bu hal, insanın ruhunun özgürleşmesi, hakiki insan olabilmesi yönünde önüne açılmış bir imkandır.
Yoksulluk endişe verici boyut mu?
Maddi yoksulluk’un ‘büyük bir musibet, bir sınav nedeni’ olduğuna ilişkin rivayetleri hatırlattığınızı duyar gibiyim. Yoksulluğu kim ister! Kim her şeyden yoksun kalmayı diler? Doğrudur, yoksulluk belki de en çetin, en zor, en çürütücü, en zehirleyici şeydir. İnsanın önündeki en tehlikeli tuzaktır. Tarihin her döneminde, her coğrafyada yoksullar yaşamış, yoksulluk olmuştur. Yoksulluğun, insanın, kendi soyuna yakışır biçimde onurlu, ilkeli ve özgür biçimde yaşamasını engellediği de açıktır. Murat Belge, yoksulluğa ilişkin Radikal’de birkaç yazı yazdı. Bireysel seçimler dışında verili yoksulluğun ‘etik olmayan’ sonuçlara yol açtığını belirtti. Bu eleştiride son derece haklı bir yan vardır. Belge, Marksizm’in yoksulluğa ahlaki bir sorun olarak bakmaktan kaçındığını belirtmişti. Şöyle diyordu yazısının sonunda: ‘Bizler, Türkiye’de, yoksulluğun endişe verici boyutlarda yükseldiği bir ülkede yaşamaktayız. Özgül durumumuz bu. Ama aslında bütün dünyanın yaşadığı bir sorunla, yani uluslararası bir sorunla karşı karşıyayız. Türkiye’de, bireyler olarak bu konuda ne kadar kafa yorsak ve fikir üretsek de, yoksullukla mücadelede olsun, başka her konuda olsun, ciddi bir kurumsal boşluk sorunumuz yok: İş siyasi düzeye geldiğinde boşlukta kalıyoruz, çünkü bu ülkede sol bir parti yok.’
Bu düşüncelerin doğruluğuna kuşku yok. Lakin bendeniz Belge’nin ‘saygı duyduğu’ ‘bireysel seçim’ hakkımı kullanıyor ve (yoksulluğun ahlaki bir sorun olmadığını da baştan varsayarak) onu yüceltmek istiyorum. İki anlamıyla da, hem fakr hem fakirlik niteliğiyle. Bunu yaparken ‘infak’ ve ‘tasadduk’un vazgeçilmezliğinden ve değerinden de asla kuşku duyuyor değilim. Ama belirttiğim üzre benimkisi kural bozmayan istisnalar cümlesindendir…
Bu nedenle de, büyük bilge İbn Arabi’nin, ‘Sadakaların en büyüğü, bizatihi insanın kendi benliğini tasadduk etmesidir.’ yorumuna bayılıyorum. Bu, insanın maddi/manevi tüm ‘varlığını’ O’nun sonsuz ve mutlak varlığına katması, adamasıdır. Bunun bir yolu da ‘fütüvvet’, yani, kendinden çok başkasını öncelemek ise, o da bu adamanın içerisindedir. Ahilik’in kaynak öğretisi, fütüvvettir ki, Mağrib irfanında bu öğreti kamil biçimde inşa edilmiştir. Allah Elçisi sık sık, ‘Benden sonra size birkaç dünyalık verilecek.’ buyururmuş. Dünyanın herhalde en yoksul insanı O idi. Günlerce bir parça yiyecek bulamadığı söylenir. Öldüğünde hiçbir maddi miras bırakmamıştı.
Peygamberlerin tümü böyledir, onların maddi mirası olmaz. Manevi mirasları ise hikmet’tir. ‘Benim varisim olan bilgeler, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir’ denmiştir. O’nun kutlu izinden giden bilgeler de böyleydi. Birkaç ‘hükümdar peygamber’in zenginliğinden söz edilir lakin onlarınki de şahsi olmaktan çok, kamuya ait bir zenginliktir. Servet düşmanlığı da aklımın ucundan geçmiyor. Dediğim gibi, bendeniz yoksulluğun kimileri için, özellikle de bilgeler açısından kaçınılmaz olduğunu söylemek istiyorum.
Onlardan biri de Ahmed el-Rıfai’dir. Efendimiz’in soyundan gelen bu büyük bilge doğduğu ve yaşadığı yerin en yoksulu idi. Geçenlerde kendisiyle bir ‘kitap-söyleşi’ gerçekleştirdiğimiz Saygıdeğer Cemalnur Sargut Hanımefendi’nin anlatımından izlersek, ‘Bağdat’ın Bataih bölgesinde dünyaya gelen Rıfai Hazretleri’nin menakıbı (Kazeruni tertibinden) bize söyler ki, Hz. Seyyid, gerçekten de fakir bir insan ve tıpkı sahabiler gibi yaşardı. Hz. Seyyid’in hiçbir dünyevî şeye sahip olmadığı aktarılır kaynaklarda. O kadar ki, bir misafiri gelse, evlerin kapılarında dolaşır, onun için yiyecek toplardı. Derdi ki, ‘Benden sonra Hak Teâlâ size dünyalık verecek.’ Bu hususta Hz. Peygamber’e tabi olmuştu. Nitekim O’nun devr-i saâdetinde ashabın dünyalığı yoktu. Ve şöyle buyurmuşlardı: “Benden sonra Allah size birkaç dünyalık verecek. Taif bölgesi, sizin tasarruf elinizde olacak.” Hz. Seyyid’in tam bir istiğnâ hali vardı. Meclisinde dünyayı asla anmazdı. Dünyevi mala asla el uzatmazdı. Buyururdu ki, ‘El avucunda kalbe bağlı bir damar vardır. El dünyevi bir şeye uzandığı vakit, onun zararı kalbe ulaşır. Bu gizli bir zarardır. İnsanlar onu göremezler.’ Allah Elçisi, ‘Dünya sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır.’ buyurmuştur.
Hz. Pir, insanlarla çok güzel geçinirdi. Yetimlere şefkatle yaklaşırdı. Dullara da çok merhametli idi. Yoksulların gönlünü alırdı. Kendisine zulmeden kişiyi affederdi. Fütüvvet ahlakı bakımından Hz. Seyyid biricikti. Nefsinden çok başkalarını düşünürdü…Açları doyurur, çıplakları giydirir, kendisi hasta olsa bile, hep başka hastaları ziyaret eder, onlarla ilgilenir, yardımcı olurdu. Geceleri Dicle’nin kenarında bekler, güçsüz birini görürse, karşıya geçmesine yardımcı olurdu. Geceleri yoksulların evlerine gidip gelir, onlara yiyecek götürür. Ama onlara kendisini asla tanıtmazdı. Tuluma su doldurur, mübarek omuzlarına alır, kimsesiz yaşlı insanların evlerine götürürdü. Ümm-ü Âbide’ye yaklaşınca, biraz odun, dal, çalı toplar, mübarek başına koyar ve gece olunca dervişlere, dul kadınlara ve hastalara verirdi. Beraberinde yolculuk eden dervişler, Hazret’in başının üzerine odun koyduğunu görünce, kendileri de ona uyarak her biri birer dengi yapıp şehre götürürlerdi. Ümm-ü Âbide halkı, ‘Bizim odun taşıyıcımız var’ der ve bununla Hz. Seyyid’i kastederlerdi.
Bediüzzaman Cemal’e yürüdüğünde…
Yoksulluğun/zenginliğin ne denli tehlikeli bir musibet olduğunu anlamak için onu tatmak gerekebilir. Nitekim Belge farklı bir şeyden söz etmesine karşın sözlerinde bunu da ima etmektedir: ‘(…) bir sosyoekonomik sistem bir kurum olarak yoksulluk üretiyorsa, burada bir bozukluk olmalı. Bu bozukluk varsa, verili düzende ben ‘varlıklı’ kesim içinde de olsam, ‘yoksul’ kesim içinde de, toplumun temel özelliği haline gelmiş olan adaletsizlik beni de etkileyecektir. Nitekim etkiliyor. Bunu da istemiyorum.’
Bediüzzaman Cemal’e yürüdüğünde kişisel eşyasını belirleyen savcı, yedi sekiz kelime yazdırabilmişti: Seccade, cübbe, sarık, fanila, şalvar, çinko çaydanlık, bardak ve lehimli bir kaşık… Küçük bir el sepetine sığacak kadar… İnsanların yoksulluk belasından korunması için, belki de onlara Heidegger’in ifadesiyle ‘Lichtung’ sağlayabilmek için böyle olmalıdır. İster ‘fakr’ ister ‘yoksulluk’, hangi içerikte olursa olsun… Yoksulluğun, TV ekranlarında naklen yayınlanan ve markalı poşetlerle yapılan yardımlarla giderilebilir olduğunu sanmak ahlaki bir sorundur. Ne ki bugünlerde çok konuşulan bir cemaatin Kılavuz’u, ‘servetleriyle daha çok hizmet etmek üzere’ gelen bir grup işadamına, ‘Hizmeti unutun, lütfen gidin ve üzerinizdeki pahalı giysilerden, yağlanmış bedenlerinizden dolayı istiğfar edin, bağış dilenin.’ dediğini o cemaatten bir dostum nakletmişti. Demek ki bazen ‘fakr’a ulaşabilmek için ‘fakirlik’ bir zorunluluk olabilir.
SADIK YALSIZUÇANLAR
Yazarın diğer yazılarına sadikyalsizucanlar.net adresinden ulaşabilirsiniz.
NOT: Yoksulluk üzerine, Murat Belge’nin yazdığı iki yazıya yukarıdaki yazı içerisinde link verdim: “Yoksulluk”, “Yoksulluk’tan devam”. Belge, bu yazıları ile o tarihlerde bu konunun çeşitli köşe yazarları tarfından konuluşmasına önayak olmuş.
Blog Action Day nedir?

Blog Action Day, Yılın belli bir gününde dünyadaki bütün blogların belirlenmiş bir konu üzerinde tek ses olmasını hedefleyen bir etkinlik. Mesela bu sene, dünyanın onlarca ülkesinden farklı temalardaki bloglar bugün sadece “Yoksulluk” üzerine yazıyorlar. Yoksulluk hakkında yorumlar yapılıyor, çözüm önerileri ve onlarca farklı fikir ortaya çıkıyor. Siz de blogunuzdan destek vermek isterseniz, bu konu hakkında bir şeyler yayınlayabilrisiniz.
Blog Action Day’e katılan Türkçe Bloglar
- Yoksullukla mı Yoksa İnsanlıkla mı Mücadele Edilmeli?
- Fakirliğe Karşı Pazarlama Kurguları
- Var Olmak mı?



