Sabahtan beri bunu dinliyorum loopa alıp: Ne sevdiğim çabuk unuttun beni. [via ve sözlerin tamamı]
Sabahtan beri bunu dinliyorum loopa alıp: Ne sevdiğim çabuk unuttun beni. [via ve sözlerin tamamı]
“Beyler beni arayan soran var mı ?” bakışı ile girdim restorantın kapısından artistik bir şekilde. Komi çocuklar suratıma yıllardır görmedikleri bir mendeburu görmüş gibi bir iki saniye baktılar, ve piyes sonrası perde arkasına geçen oyuncular gibi mutfak tarafına geçtiler bişeyler söylenerek. Umursamadım. Şef garsona gittim. “Abi burada bi telefon buldunuz mu?” dedim, “burda unutmuşum sanırım”. Kasanını yanına uzanıp, verdi telefonu. “Kardeşim iki gündür burada bu, insan bi arar bi sorar. Amma da leylaymışın” dedi. ( Anne ya da Leyla ? ) “Büssürü arayan soran oldu” dedi, ha bi de “Abi eğer böyle sık sık unutuyosan telefonunu, isimleri güzel güzel yazsan süper olur dedi. “Aaaaan-neeeaa” diye birisi aradı mesela açamadık korkudan” dedi. Şarzı bitmiş telefonumu alıp kapıya yöneldiğimde arkadan seslendi: “Bi iki kontörünü de yedik helal et artık, hehehe”. Anlatamıyorum ben telefonla aramdaki sevimsiz hali insanlara, işte şahit olun kardeşim.
Elbette sevindik 20:45′e, ama fenerli dostlarımın üzüldüklerini bildiğimden tatsız tuzsuz bir sevinç bu.
Ama bu tatsız tuzsuz sevinç bile antu’dan görüntü almamızı engellemedi
Geçen gün bahsettiğim cazibe merkezi durumu, hayvanattan insan yavrularına geçti sanırım. Tramvayda arka koltukta oturan çocukların saçıma asılmasına filan bişey demiyorum da, dün başıma gelenden sonra çok moralim bozuldu. Durakta Opera tramvayını bekliyorum, az ötede de 3-4-5-6 yaşlarında bir sevimli insan yavrusu kız, bir de annesi. Gözgöze gelince yaptığım şebekliklerden olsa gerek, ilgisini çektim heralde. Annesine “Anne bu ne?” dedi beni işaret ederek. Bakar mısınız dostlar soruya, “bu ne ?”, ingilizce cümlelerde “which” ile tanımlanacağım yani. Annesi de halden anlayan bir kadınmış belli ki sağolsun, benim de tebessümle baktığımı görüp “O mu, o şey… Eee.. Abi o” dedi. Kenarına bak bezini al, anasına bak kızını al, tam olark böyle idi sanırım. Dayanamadım, söz hakkımı kullandım. “Abi”yim ben dedim. öyle bi tonda söyledim ki bunu, etraftaki bütün varlıklardaki “abi” olma hakkını adeta bünyemde erittim ve adeta “bir abi varsa şu memlekette o benim ve şu an karşınızdayım sayın insan yavrusu kız” dedim. Kız annesinin arkasına saklandığı halde münakaşayı sürdürdü, “Abi değil o yaa, saçı var”. “O zaman neyim” dedim, annesi ortamı yumuşatmak için “abi değilse abla olacak hali yok ya, hehehe” diye bir girişimde bulundu, kızı da destek alarak “iyi de küpesi yok dedi”. önce annesine ulen kaç yaşına gelmiş kızına daha abla-abi ayrımını öğretememişin, bi de geyik yapıyon bakışımı attım, ardından da olayı vuzuha kavuşturuyordum ki, tramvay geldi. Bir hamle ile arka cebimde günlerdir sırasını bekleyen bilete baktım ki, gün ışığı üzerine vurdukça validatörün kullanıldığına dair bastığı tarih parıl parıl parlıyor. Bileti usulca cebime geri koyarken kızın annesi sordu “Siz binmeyecek misiniz diye”, “Yo hayır” dedim “ben burada kalıp biraz bekleyeceğim”..
PS:Sedef Hanım’ın doğum günü dolayısı ile yukarılara şekil yaptık, kıskanmayın arkadaşım
PS2, arıyorum ucuza, çipli ve yanında oyun cdleri olanlar tercih sebebidir.
PS3:En büyük asker bizim asker yoldaş Maksim S. Jelezorukov, acemiliği bitirdi, iki adet muhteşem yazı ile selam çaktı: Askerlik Nasıl Bir Şey?, Hazır Yazar Elim Değmişken
PS4: Kedi Tasması’nda dama çıktım: Damdaki Yalancı
Dedim senin neyin var bugün?/ Hiç yemedin gülmüyor yüzün/ Dedi benim yok birşeyim/ Yokmuş gibi hiçbirşeyim
Dedim bu değil normal halin/ Bu duruşun fazla narin/ Dedi yok dedim yok birşeyim/ Yokmuş gibi hiçbirşeyim
Herşeyimsin dedim ona/ Ben birşeyler buliym sana/ Olurum ben senin şeyin/ Olur musun herbirşeyim?
Neden sesin çıkmıyor bugün?/ Hiç nefesin gelmiyor bugün/ Dedi benim yok birşeyim/ Yokmuş gibi hiçbirşeyim
Dedim kesin küstün bana/ Kesin birşey yaptım sana/ Dedi benim yok birşeyim/ Yokmuş gibi hiçbirşeyim [c&p: via]
Bügünlerde tabiatın bütün unsurlarına yönelik bir cazibe taşıyorum sanırım. Ağaçlardan uçuşan polenler burnuma kulağıma kaçıyor rüzgarsız havada, kuşlar omuzuma konmaya çalışıyor, lokantadaki akvaryum balıkları ile de göz gözeyiz.
Buraya kadar her şey iyi güzel, “nisan mayıs ayları” havasında geçiyordu. Ta ki, geçen gece tren garının orada, benim “köfteciler sokağı” dediğim yerden geçerken, yaklaşık 10 tane, hem de boyum kadar, kocaman, hem de “hoşt!, hoş git! git la!! gidin lan!” dediğim halde koşarak ve havlayarak üzerime gelen köpeğin saldırısına uğrayana kadar. Yumurtadan sucuklu omlet yapmamıza fırsat veren Rabbime şükürler olsun ki, oracıkta Köfteci Koca Ustanın tükanı vardı. Halı sahaların bana kazandırdığı süper güçlerden birisi olan topsuz alanda çapraz koşu özelliğim sayesinde kendimi köftecinin aile salonuna kadar attım. Köpekler ise köftecinin kapısına kadar gelebildiler ancak. İçeride kekeleyerek kurabildiğim cümleler; “Köpekler, kocaman, ben bu kadarından bile korkuyorum, gidin dedim gitmediler, Su var di mi ?” oldu.
Sonra ikram edilen suyu içip; elinde köfte maşaları olduğu halde gidişimi “aslan parçası köfteci abilerin” gözetiminde olay yerini terkettim. Ne gece diye düşünürken bu köpek neviinin beni hakkaten sevmediğine kanaat getirdim. Kafamın üzerinde gece kelebekleri uçuşur halde eve vardım.
Dün üniversitemin en güzel fakültesinden, iletişimden iki arkadaş misafirimdi: Hüseyin Karaca ve Bildirgeç‘ten aşina olduğumuz Abacus. Röportaj ayağına geldiler, hem tanışmış olduk hem de lafladık. Gayet çok konuştum, ne var ne yok anlattım blog aleminde, internet piyasasında. Bloglardan, blog topluluklarından, biraz “ben”den, biraz “sen”den, GoogleAD’den, Eskişehir’den ama en çok da Nahnu’dan konuştuk. Hoş sohbet insanlardı, çok memnun oldum, çok keyif aldım. Gerçi benim için keyifliydi de, bi de onlara da sormak lazım, sanırım kafalarını epey şişirdim, bi daha gelmezlerse şaşırmam
öğleden sonra matbaadan bir organizasyon için hazırladığımız davetiyeler geldi. Ama bizim hazırladığımız değil de, “ofset bey”in hazırladıklarını basmışlar. Afferim dedik, tebrik ettik. “Ama bunlar bizimkiler değil, hadi şimdi bi de bizimkileri basın” dedik. Matbaacılar, çılgın insanlar.
Ne matbaası, ne davetiyesi diyen sen şaşkın okur, gelişmeleri bilahire anlatıcam.
Sonracığıma, Hani, sınav haftası ya bizim, sen sevgili okur ve okurun omuzunun üzerinden monitöre bakan sen diğer okur, işte çalışmam gerekiyor biraz. Dün bir arkadaşla McDonalds’ta dondurmalı patates kızarması yerken okulu nasıl bitirebileceğime dair traskript hesapları yaptık, beynimiz duruyordu az kalsın. öyle bir algoritma kurduk değil siz, Google PageRank’çıları gelse onların ki bile dururdu. O derece.
Son dakika haberi olarak geçeyim bunu; bi Amina Vadud geçti memleketimizden. özgürlükçü ve yenilikçi diye “tag”lanmış Prof, meğer Artema Aminaymış, öyle kazındı valla belleklere. Artizmiş.
Şampiyonluk yarışı son haftaya taşınırken, seni iki köprümüzü de yapan japon mühendisleri selamladığım kadar saygı ile selamlıyorum sevgili okur, veya sevgili okur.
Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında oynanan Fortis Türkiye Kupası Final Maçı [via]
Mehmet Doğan’ın beklenen kitabı Teknoloji Kimin Umurunda Alfa Basım Yayım Dağıtım İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti.’den çıktı. Kapak tasarımını A. Selim Tuncer’in hazırladığı kitabın önsözünü Murat K. Girgin yazdı.
Kitabı internet üzerinden sipariş etmek isterseniz İdéefixe size yardımcı olabilir, hem de %10 indirimli olarak, sadece 8,55 YTLye.
Milliyet Gazetesinin haberi;
Erciyes üniversitesi (Eü) Mühendislik Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Osman Coşkun, bu gece 01.00’den 2 dakika 3 saniye sonra, saat ve takvimin “01:02:03 04/05/06″ şeklinde gerçekleşeceğini belirterek, bir daha yüz yıl sonra yaşanacak bu ahengin güzelliklerle geçirilmesini tavsiye etti.
Yrd. Doç. Dr. Coşkun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu gece saat ve takvimin sayısal anlamda birbirini takip eden rakamlardan oluşacağını ve bunun bir daha yüz yıl sonra gerçekleşeceğini söyledi.
Bu durumun çoğu kişi tarafından “gereksiz” ya da “üstünde durulmayacak kadar basit bir olay” olarak algılanabileceğini kaydeden Coşkun, ancak bilimsel veriler göz önüne alındığında bu gecenin iyi değerlendirilmesi sonucunun ortaya çıktığı söyledi.
İnsan beyninin özel olan zaman dilimleri ile özel mekanlarda daha çok çalıştığını belirten Coşkun, bu durumun beynin verimliliğinin artmasını sağladığını ifade etti.
İnsanların bu gece uykularından fedakarlık ederek bu anı yaşaması gerektiğini anlatan Coşkun, şu bilgileri verdi:
“İnsan beyni bir tek şeye odaklandığında 5 kat daha fazla çalıştığı için bu anı yaşamalı, yeni düşünce ve hayallerin bu saatte gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır. Kişi, sevdikleriyle birlikte olabilir, hiç unutmak istemediği olayları bu ana yayabilir.
Ayrıca, bir üniversite öğrencisinin gelecek planı, bir girişimcinin karar anı ya da hayata dair önemli şeyle bu zaman dilimine odaklanıldığı an gerçekleştirilebilir.
Tam güneş tutulması nasıl insanlar için unutulmaz hale geldiyse bu gece de öyle olmalıdır.” [via]
CSS Reboot‘a yetiştiremedik yine, ama bi günden bişey çıkmaz heralde, Hemencecik yenilikleri sıralıyorum.
Bu temayı hazırlarken K2 r343 ve 3K2 r310′u kullandık; Bildirgeç, Soxiam ve Acemi Blogcu‘nun kodlarından da umarsızca faydalandık
:p Nahnu.Org’un ilk zamanlarını bilenler hatırlarlar bir beyaz temamız vardı (sen ne güzel bi temamızdın beyaz tema) gayet karışık. Sanırım biraz onu özlemişiz :p İstekler öneriler için elbette yorumlarınızı beklemekteyiz.
Bu arada, bu bininci (1000.) publish deyişimizmiş bu sitede, 1000 numaralı yazıyı şişeleyip gönderiyoruz yani internet denen okyanusa, günahıyla sevabıyla
Bu arada 2, dün gece ani bir hareketle PodGuest.Com‘u aldık. Zira Nahnu.Org da ani bir hareketle alınmamış mıydı ?
Ekşi Sözlük haftanın en beğenilen enrtylerinde süper bi hikayeye rastladım. Hikayemiz bir vakitler Time dergisinin yüzyılın en önemli kişileri sıralamasında üst sıralara çıkan Fenasi Kerim Bey’le alakalı: Time 100
- anımsatıcı haber: Time anketinde çirkin oyun.