Google nereye koşuyor ;

Daha büyük görüntü için tık tık | Değişik açılar için tık tık tık
Şimdi şu iki günlük İstanbul Performansımız hakkında (ki içerisinde eloy, pagan, viscus, nisyan ve naftalin beylerle beraber yapılan süper eğlenceli ve hiper yorucu bir pikniği, ve ertesi akşamı gittiğimiz leziz bir balık ziyafetini, ve sekiz-dokuz kaybolma macerasını barındırıyor) yazacak bir sürü şey var tabiki.
Yani iki gün boyunca “Blog this” alarmı gözümün önünden hiç gitmedi desem yeridir.
Ama bakın, bu gündemi bile aşan bir şey var şu an;
http://www.vapurumuvermiyorum.org. İDO’nunkiler gibi (kadıköy-bakırköy arasında çalışanına bindim, sadece berbat) gibi iğrenç bir uzay gemisine binmektense, her türlü kötü yönüne (hangisiyse artık) rağmen vapurları tercih ediyorum.
Rüzgarında çarpılmak, kız kulesi hakkında efsaneler dinlemek istiyorum. İstanbullu olmasam da, vapurumu vermiyorum.
edit oky’nin bildirgeç‘te bahsettiğine göre vapurlar hep kalacakmış.
edit1: Başlık ile bannerin hiç alakası yoktur. İmza: Müdürüyet.
edit2: Banner ile reklamların da hiç alakası yoktur. İmza: Kapı güvenlikçisi ismail

Marketing Türkiye dergisi bu ayki kapak konusunu bloglara ayırmış. Blogların pazarlama ve reklam üzerindeki etkileri ancak bu kadar güzel işlenebilirmiş. Gayet kapsamlı ve faydalı bir araştırma olmuş. Serdar Kuzuoğlu‘ndan, Yurtsan Atakan’a Can Turanlı‘dan Ekim Kaya‘ya görüşler alınmış.
Blogların, tarihsel gelişimi anlatılmış. Bloglarla neler yapılabileceğinden örnekler verilmiş. Blogların pazarlamada kullanılması ve reklam piyasasına etkilerinden bahsedilmiş.
Yurtsan Atakan’ın “bloglar yıpranıyor” mealli yorumlarını tersyüz eden Serdar Kuzuoğlu yorumları ve Ekim Kaya’nın TurkCELL’in CEO’su Muzaffer AKPINAR‘dan bir blog yazmasını istemesi hoşuma gitti.
Ayrıca, örnek Bloglar kısmında nahnu.org’dan da bahsettikleri için Marketing Türkiye Dergisine teşekkür ediyoruz.
“O diil de… ” zamanlaması ayarlandığında dünyanın en keyifli başlangıç cümlesi. Orhan Boran bu konu hakkında ne düşünüyor elbette bilmek isterdim.
Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım” demiş. Tabi, latince demiş bunu “cogito ergo sum” cümlesi ile.
Arif Nihat Asya da, “O yanlış…” demiş, Türkçe olarak. “Doğrusu şudur,” demiş; “… Düşünülüyorum, o halde varım“.
Ben de varoluşumu şöylesi bir “kip” oyunu yaparak tanımlamak istiyorum “düşün-mek” fiili üzerinden, “Düşündürtüyorum, o halde varım“. Buyrun, bir cümle geriden yakın.
Ankara üniversitesine bağlı Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde önceki gün meydana gelen sağ – sol, yukarı – aşağı, kuzey – güney ve bilimum – milimum çatışmaların sonucunda, yetkililer final sınavlarını 27 Hazirana ertelenmiş.
Yani final haftası bir hafta ileri alındı.
Kardeşim finalleri bitiminde yurtdışına gidecekti, şimdi bir hafta geç gidecek ve belki orada bulduğu işinden olacak. Nasıl, süper di mi ? üç beş kendini bilmez yüzünden belki bir sürü insanın planları bozuluyor, işleri aksıyor.
Aferin beyler/bayanlar. Aferin size. Merak ediyorum. Peki n’oldu kurtarabildiniz mi ülkeyi ? Değiştirdiniz mi “öteki” lerden bir kaçını ideolojik olarak, yaşam tarzı olarak. Peki kaç kaç oldu son durum ? Olmadı mı, bi daha ki sefere artık, naapalım.
çok büyük bir marifet ama bu yaptıklarınız, bilin. Artık anlatırsınız, “sandalye sopa” kavgalarınızı bir birinize, akşam muhabbetlerinde. Hatta ilerde, torunlarınıza da anlatırsınız, sonra da şirin bir isim takarsınız bu kepazaliğinize; “Gençlik heyecanı“.
” (…) Gözaltına alındığım şu ana kadar Fırıncı Baba’nın torunu oldu, Heredot Cevdet kahveye geri döndü, Selin ile Volkan evleniyor ama şahsımla ilgili yapılan bu tip haberler hiç değişmiyor. (…) “
Bu günkü ulusal gazetelerde çıkan duyurusundaki bu cümlesi nedeniyle Sayın Sedat Peker‘i kutluyorum. Hatta İstanbul’a gelip kendisine çay ısmarlamak istiyorum.
“İletişim Yayınları artık Nihat Genç kitaplarını basmayacağını açıkladı, bu konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir ?” diye sordu bir arkadaş. “Canları sağolsun” dedim sadece, geçiştirdim.
Bu asla “banane“nin muadili bir cevap değildi. Ve var ya, aslında, bu konu hakkında uzun uzadıya konuşabilirdim de. Genç’in Ermeni Konferans’ı ve katılımcıları hakkında yazdığı “Kazmalar ve maşalar ” adlı yazısı merkezinde, boyumu aşan kucak dolusu laf edebilirdim. Hatta yayınevinin tavrı konusunda da bir iki laf edebilir, bir de Genç’in son dönemde gerçekten bir faşizan tavır takınıp takınmadığı veya zaten hep faşizan bir tavır içinde olup olmadığı hakkında yerli yersiz atıp tutabilirdim.
Bunların dışında, belki konu bir yerde Altay öktemin son Penguen yazısına gelir, oradan da Altay öktem hakkında bir iki laf edebilirdim. Hatta kendisini anımsatmak için muhattabıma, “Hani şu iki hafta sevdiğimiz üç hafta sövdüğümüz yazar işte, hani şu Parça Tesirli süper şair” şeklinde bir tanıtım cümlesi bile kurardım. Bunları yapmadım.
Sadece “Canları sağolsun” deyip geçiştirdim. çünkü sorunun sahibi arkadaşım, cevap ile pek ilgilenmiyordu. O sadece bu soru ile arka masamızda oturan entel kızları etkilemeye çalışıyordu. Zaten ben “Canları sağolsun” dedikten sonra oluşan derin sessizlikte çayından höpürdeterek aldığı her “fırt”ında, gözlerini kısarak sağ omuzumun üzerinden kızları kesiyordu, karizmatik bakışını kalibre etmeye çalışarak.
Bense, bu sessizlikten istifade bir iç muhasebe yaptım. Kendimi suçluyordum, az evvel arkadaşım için yaptığım niyet okuma yüzünden. Belki kızlar duysun da etkilensin diye değil de kültürel birikimimden faydalanmak için sormuştu bunu. Belki bilgiye aç bir insan vardı karşımda. Çok ayıp etmiştim. Hiç yakışmamıştı bana. Kendimi fildişi kulelerde yaşayan, fularlı, kel, pipo manyakları gibi hissetmiştim birden. Birden farkettim ki, çok sık yapar olmuştum bu niyet okumaları. Mesela, daha öğleyin benzer bir niyet okumayı para üstünün yerine “Abi, bi buçuk kiloya tamamlayayım mı? Düz olsun!” diyen manav için de yapmıştım. Neler oluyordu bana ? Allahım, yoksa, hüsn-ü zan ölmüş müydü bende, ya da çok hasta olmalıydı di mi, yoksa nerdeydi ki? Olmuyordu. Olduramıyordum. Anladım ki, yanlış yolda idim. Ve ilk fırsatta dönmem lazımdı!
İşte ben böyle derin derin düşündüren o sessizlik, entel kızların hesap öderken garson arkadaşa, “Ya bu ay kaç çekiyodu yaaa, kihikihi” diye sormaları ile sona erdi.
Biz arkadaşımla birbirimize baktık, gayri ihtiyari gülüştük. Ben bu fırsattan istifade hemen vicdanımı rahatlatmak için “Abi bak, o Nihat Genç meselesi aslında şöyle şimdi… ” demeye yeltendim, ama sözümü kesti “Ya sittiret şimdi Nihat Genç’i yeeaa…” ve ekledi “Galatasaray Figoyu alıyomuş laaaaan…”
Biraz güldük, o başka şeye, ben başka şeye… Aslında ben ona güldüm belki o da bana… Ve biz sonra kendimizi, “Galatasaray kiiiiim, Figo kim ?” ve “Kendi heykelinde anatomik oynamalar yapan heykeltraşın dramı” konularında saatler sürecek bir muhabbetin içine saldık.
Arkadaşlarımı çok seviyorum.